Evde her hangi bir tür hayvan beslemek insanı ruhani açıdan öylesine rahatlatıyor ki… Hani müzik ruhun gıdasıdır derler ya, o lafı diyenlerin hiç hayvanı olmamış sanırım.
Yirmi yedi demek üzereyim… Yaklaşık 20 senedir öyle ya da böyle hayvan besliyorum. Çok çok ufakken, bizim kolera’nın abisiyle sokak köpeklerini gezdirirdik. Sonra güvercinler, muhabbet kuşları besledik. Ben yolda bulduğum 6-7 yaşlarındaki kara kaplumbağasını bile beslemişim…
İnsan keyifsiz olduğunda bir şeyler bulmak ister uğraşacak, kafasını dağıtacak. Olur olmadık şeyler icad ederler… Sokağa çıkıp “hava alırlar” biraz. Oysa evde kedinle, kuşunla oynamak, O’nlarla uğraşmak hepsinden çok iyi gelir. Kedini biraz sevdiğin zaman çıkardığı o mırıltı hiçbir şey kadar keyif vermez insana… Ya da kuşun sen yaklaşınca kafasını kaşıman için kafasını biraz da korkarak uzatması Dünya’nın en güzel şeyi…
Hani bir kanı vardır ya… Evde kalmış kadınlar genelde kedi beslerler, her şeyleri olur ya o kedi(ler)… Herkes de acır ya…
Belki keyifsiz olduğunda o hayvanlar seninle konuşamıyor… Ama seni öyle güzel dinliyorlar ki… Sarılmak istediğinde geri kaçmıyor, istediğin kadar sarılıyorlar sana… İzin veriyorlar ağlamana üzerlerinde… Sen evde ruh gibi dolanırken, peşinde pervane olurlar… Anlarlar bir terslik olduğunu… Ayaklarının dibine gelip “miyav” derler, diyebilirler sadece… Çünkü tek söyleyebildikleri odur…
Sarılmışım kedime yazıyorum bunları… Gözümde ufak birkaç damla gözyaşı…